Showing posts with label bilim adamı. Show all posts
Showing posts with label bilim adamı. Show all posts

Friday, July 17, 2009

ÜNİVERSİTELİYE MEKTUP

Bu mektubu tam 10 yıl önce üniversitede okurken Koç, Boğaziçi ve İTÜ'ye kabul alan genç arkadaşlarım için kaleme almıştım. Onlar Hazırlık sınıfı okurken ben de onlara sürekli seminerler verir ve üniversite kampüsünün en güzel kendini yetiştirme yeri olduğunu vurgulardım. Gece yarılarına kadar süren, kendimizden geçtiğimiz, motivasyonun zirvesine ulaştığımız pek çok seminer hatırlıyorum.

O arkadaşlarımızın pek çoğu mezun oldular ve harika yerlere geldiler, onlar bu ülkenin geleceği ve genç liderleri. Üniversite öğrencilerinin gözlerindeki parıltıyı gördüğümde Türkiye'min geleceğine olan güvenim ve umudum artıyor.

Geçenlerde bu seminerlerde dağıttığım notlar elime geçti. Şaşırdım, sevindim ve sizlerle paylaşmak istedim. Eminim bu yazıyı okuyacak olan ve faydalanacak olan, gözleri parıltılı, ışık ve umut dolu nice Türk genci ve üniversite öğrencisi vardır. Onlar benim candan, kalpten, samimi arkadaşlarım. Onlar üniversiteliler. Onlar Türkiyemizin aydınlık dolu geleceği. Onlar ülkemizin umudu ve yarınları. Bu küçük mektup da benden onlara ufacık bir tebrik ve çam sakızı çoban armağanı olsun. Tüm üniversiteli ve üniversiteli olmaya çalışan arkadaşlarımı ve kardeşlerimi sevgiyle kucaklıyorum. – Fahri

Sevgili Üniversiteli,

Seni tebrik ediyorum. Yıllarca çalışmanın meyvesini sonunda aldın. Hak ettin, üniversiteyi kazandın. Tebrikler.

Global dünya ile iç içesin.Teknolojiyle barışıksın. Uluslararası çapta üretilen bilgiyi takip ediyorsun.

Okuyorsun, ideallerin var, hayallerin sınırsız. Annenin babanın gururu, bu vatanın umudusun.

Sakın "artık üniversiteye kapağı attım, şimdi keyif, dinlence ve eğlence zamanı" diyerek kendini gevşekliğe bırakma.

Asıl maraton, asıl macera şimdi başlıyor.

Önündeki dört yıl, senin geleceğinin temellerini atacağın ve kendini en iyi şekilde geliştireceğin yıllar.

Bu yıllar senin en değerli okuma, öğrenme, araştırma, kendini geliştirme, ufuk açma, kendini keşfetme, dünyayı kavrama, geleceği keşfetme, yaratıcılık ve üretim yılların.

Sen Türkiye'nin umudusun. Kendini aşmak zorundasın. Yaptığın işin kalitesiyle kişisel bir marka oluşturacaksın. Dünya standartlarıyla yarışacaksın.

Sen Türkiye'nin umudusun. Siyasette ilkesizlik ve yolsuzluk, iş dünyasında etik değerlerin olmayışı karşısında sen örnek bir vatandaş ve idealist bir insan olacaksın. Doğruluğunla, dürüstlüğünle, yaptığın işin kalitesiyle Türkiye'nin aydınlık geleceğini sen kuracaksın. Sivil toplum örgütlerinde aktif olarak sen çalışacaksın.

Sen Türkiye'nin umudusun. Sen 26 farklı medeniyetin genlerini taşıyorsun. Sen Hz. Muhammed'in mükemmelliğini, Yunus'un duruluğunu, Mevlana'nın hoşgörüsünü, Hacı Bektaş'ın samimiyetini, Ahmed Yesevi'nin bilgeliğini, Şeyh Edebali'nin sabrını, Fatih'in azmini, Atatürk'ün liderliğini sentezleyerek, yeniden yorumlayarak ve temsil ederek 21. yüzyıla taşıyacaksın. Bu toprakların sana, senin vizyonuna, senin idealizmine ihtiyacı var.

Sen Türkiye'nin umudusun.

Sayende bir gün gelecek bizim de evrensel olarak güçlü bir ekonomimiz, teknoloji üretimi yapan özel sektörümüz, etkin işleyen bir devlet sistemimiz, dünya çapında bilim üreten üniversitelerimiz olacak.

Girişimci ruhunla, cesaretinle, sahip olduğun değerlerle, vizyonunla, emeğinle, çalışmanla, kalitenle, başarılarınla bu ülkenin geleceğini sen kuracaksın.

2050'nin aydın Türkiye'si Atatürk'e verebileceğin en anlamlı ve en güzel armağan olacaktır.

Mektubumu senin için oluşturduğum bir tavsiyeler paketiyle bitiriyorum.

Oku...Okuduğun kadar da yaz.. Sadece çok kitap okuman yetmez. Sahip olduğun bilgileri başkalarıyla paylaş.. Öğrendiklerinden daha fazla insanın yararlanması için mutlaka yaz!

Gideceğin yolu şimdiden çiz, gerçekçi hayaller kur, planlar yap, hedefler belirle ve hedeflerin için çabala. 10 yıl sonra ne yapıyor olmak istersin?

Meslekve iş seçimini: ’kariyer yönetimini’ ihmal etme. Nereye gidiyorsun pusulan var mı ?
Vizyonunu geliştirmek için sürekli araştır ve bilgiyi ara. Bu konuda girişimci ol ve kendi sorumluluğunu üstlen. Dünya nereye gidiyor? Gündemde neler var?
·Ders dışında da okuyor musun?

Kampus kendini geliştirme yeridir. Bireysel kaliteni artırmak için kendine yatırım yap.
Herşeyden önce İngilizce'ni mükemmelleştir. her kapıyı açmanın ön şartı çok iyi dildir. Akademik İngilizce’yi anlıyor musun? Konuşma ve dinlemen nasıl? İngilizce yazabiliyor musun?

b) Teknolojiye vakıf ol ve kendini güncelle. Mesleğine göre programları ve programlama dillerini öğren. On parmak kullan. Hesabında kendi hazırladığın kaç dosyan var? Terminolojiyi ve yeni teknolojiyi takip ediyor musun? Bilgisayar dergileri alıyor musun ? Kitaplardan çalışıyor musun?

c) Üniversite kütüphanesinden etkili bir şekilde yararlan. “bilgiye hangi kaynaktan ne şekilde ulaşılır?” öğren. Ders dışındada araştırma yap. Elektronik veritabanlarını kullanmayı biliyor musun? Kütüphaneninsunduğu CD-ROM, video, dergi, gazete, arşiv, kitap olanaklarını inceledin mi ve bunlardan yararlanıyor musun?

d) Sosyal yönünü ve iletişim becerilerini geliştir. Üniversite faaliyetlerine, kulüp aktivitelerine katıl ve aktif rol al. Günde kaç kişi ile selamlaşıp sohbet ediyorsun ? Topluluk önünde düzgün ve etkileyici konuşabiliyor musun? Üye olduğun kulüpteki/kulüplerdeki varlığın “olmazsa olmaz” niteliğinde mi? Hiç organizasyon düzenledin mi? İnsanlara liderlik yaptın mı?

İş dünyasını,ekonomiyi, şirketleri takip et. Teorinin yanında pratiği ihmal etme. Mutlaka iyi yerlerde aktif stajlar yap.

Çalışan yönetici kaç kişiyle tanışıyorsun? Kariyer günlerini takip ediyor musun? Bu yaz staj için nereye başvurdun? CV’ in hazır mı?

Mümkün olduğunca eğitim-sertifika programlarına, ikinci dil kurslarına, seminerlere, panellere, konferanslara, workshoplara katıl. Mesleki alanında bu tür organizasyonları hiç kaçırma ve mesleki kuruluş, klüplere aktif üye ol, gündemi iyi takip et.

Ters T kuralını bil ve uygula.
Bir şeyden herşey bil, her şeyden bir şey bil.

A) Ters T'nin Dikey Kısmı: Seçilen daldaki uzmanlık düzeyi.
B) Ters T'nin Yatay Kısmı: Genel bilgi kültür birikimi.

A) Kendi mesleğinde aranan kişi olmaya çalış. Teknik donanım ve uzmanlığında faklılaş. Yüksek lisansı (özellikle yurt dışında), mastır ve doktorayı düşün. Sürekli eğitim ile kendini güncelle. Analitik düşünebilmeve problem çözebilme yeteneklerini geliştir. Teori ve pratiğin sentezini yap. Mesleki kuruluş ve derneklerde aktif olarak çalış. Meslektaşlarınla sıkı bir diyalog ağı kur. seminer eğitim ve kongreleri takip et, bunları organize et.

B) Kendi alanın dışındaki alanları da genel hatları ile takip et. Disiplinler arası geçişe ve senteze dikkat et. Her konuda beş on dakika fikir beyan edebilecek kadar bilgiye sahip ol. Basını, gazeteleri dikkatlice oku. Ekonomi, dış haberler,kültür-sanat, sinema, spor, Internet ve insan kaynakları sayfalarına ve köşe yazılarına zaman ayır. Entelektüel bir dünyan, bir kütüphanen olsun, bilgi deposu notların olsun.

Önünde uzun, zorlu, maceralı bir yolculuk var.

Erzağını, bilgini, azığını tam hazırla. Donanımın eksiksiz olsun. Altyapını ve sistemini tam kur.

Bir okyanusa açılıyorsun.

Unutma:

Pusulası olmayan bir gemiye hiçbir rüzgar yardım edemez.

Rüzgar nereden eserse essin, rotanda ilerlemeye devam et.

Fırtınalara ve belirsizliklere hazırlıklı ol.

Hayalindeki limanlara ulaşmak için umutla çabalamaktan, gerekirse kürek çekmekten vazgeçme.
Sana destek olacak leventler bul. Takım arkadaşların ve yoldaşların olsun.
O yollardan geçmiş usta kaptanlara gideceğin yolun danış. Amerika kıtasını yeniden keşfetme.

Senin keşfedeceğin yeni limanlar,yeni adalar olsun.

Karada ve denizde, gittiğin her limanda, vardığın her adada evrensel barışın, sevginin, umudun, kardeşliğin, insani değerlerin, ve de Türkiyemizin bayrağını dalgalandır.

Açık denizlerden korkma. Sığ koylarda ömür tüketme. Global okyanuslar seni bekliyor. Yelkenler fora!

Önündeki uzun, zorlu, maceralı, ama kutlu yolculuğunda sana başarılar dilerim.

Günün birinde belki bir limanda karşılaşırız, tanışırız, söyleşiriz.

Yolun açık, gözün aydın olsun!

Fahri Karakaş

Saturday, July 11, 2009

ROCKY DAĞLARINDA BANFF KASABASINDA ZİRVELERE ULAŞMAK: DAĞLAR VE ZİRVELER ÜZERİNE

Kanada Yönetim Bilimleri Akademisi Yıllık Konferansı için Alberta eyaletinde Calgary şehrine gitmiştim. Bu konferansın ve gezinin ardından yazdığım günlük notlarımı sizinle paylaşmak istiyorum. Batı Kanada izlenimleri, doğaya ilişkin gözlemler ve kongre izlenimleri. Zevkle okumanız temennisiyle.

Calgary: Vahşi Batı’nın Yükselen Yıldızı

Şu ana kadar Kanada’nın hep Doğu şehirlerinde ve eyaletlerinde bulunmuştum: Çok kültürlülüğün, sanatın, ve üniversitelerin merkezi Montreal, Avrupai tarihi dokusuyla göz kamaştıran Kuzey Amerika’nın ilk ve en eski yerleşim birimlerinden Quebec City, sakin ama heybetli başkent Ottawa, ve geniş bir alana yayılan ticaret, iş ve teknoloji merkezi Toronto.

Bu hafta ilk kez Winnipeg’in Batısına yolculuk ediyorum. Her yıl yapılan ASAC (Administrative Science Association of Canada) bu yıl Calgary’de Banff kasabasında yapılıyor. Araştırmamın sonuçlarını paylaşmak üzere binlerce akademisyen gibi ben de erkenden Calgary şehrine geldim.

Calgary, 1.5 milyona yaklaşan nüfusuyla Kanada’nın en hızlı büyüyen ve en fazla göç alan şehirlerinden biri. Şehrin mottosu “Yeni Batının Kalbi” – “Heart of the New West”. Sizi görevliler kırmızı ceketleri ve beyaz kovboy şapkalarıyla karşılıyor ve size gülümseyerek şakalaşarak yardımcı oluyorlar. Buradaki her şehir gibi Calgary de su kenarına kurulmuş ve burada da downtown’daki gökdelenler kentin siluetini oluşturuyor.

Calgary ekonomisi büyük ölçüde petrole, inşaata, teknolojiye ve dağ turizmine dayanıyor. Batı Kanada’nın en büyük endüstri merkezlerinden biri olmasına rağmen Calgary, dünyadaki 215 şehrin çevresel incelemesi sonucunda dünyanın en temiz ve en sağlıklı şehri seçilmiş. Buranın ilk dikkatimi çeken özelliklerinden biri Montreal ya da İstanbul gibi nemli olmaması. Tertemiz bir dağ havası sizin kendinizi iyi ve zinde hissetmenizi sağlıyor. Calgary’deki arkadaşlar pencereleri açarak uyuyorlar ve 4-5 saatlik bir uykunun kendilerine yettiğini söylüyorlar. Birkaç arkadaşım sinüzit, astım ve göz alerjisi gibi rahatsızlıklarının burada hemen geçtiğini aktarıyorlar. Hatta ileri derecede astımı doktor raporuyla sabit olan kişiler için Alberta eyaleti buraya gelmeleri ve tedavi olmaları için özel göçmenlik izni çıkarıyor. Arkadaşlarla konunun geyiğini yaptık: Türkiye’den aynı köyden bin kişi astım raporuyla Calgary göçmenliğine başvururmuş! Olur mu olurJ. Denizli Tavas ve Konya Kulu ilçelerinden Kanada’ya özel uçak kalktığını ve komple köyler boşaldığını biliyoruz.

Rocky Dağlarının arasında Masalsı bir Dağ Kasabası: Banff

ASAC Kongresi Calgary şehir merkezinden 1.5 saat uzaklıktaki Banff kasabasında yapılıyor. Sabah 6 sularında Calgary’den Banff’e doğru yola çıkıyoruz. Banff kasabasına yaklaştıkça rakım yükselmeye başlıyor. Yola hayranlıkla bakıyor ve gördüğüm manzaraya inanamıyorum:

Onlarca dağdan oluşan Rocky Dağları tüm heybetiyle ufkumuzda alabildiğine uzanıyor. Canadian Rockies adı da verilen bu sıradağlar, Batı Kanada’nın simgesi haline gelmiş ve UNESCO Dünya Mirasları kapsamında özel korumaya ve incelemeye alınmış. Hiç böyle dağ görmemiştim, hayretle bakıyorum. Adeta masallardan fırlamış hissi veren dağlar bunlar. Tarifi epey zor, yerinde görmelisiniz. Rengarenk ve maket oyuncak gibi çok güzel şekillere sahipler. Güneş ışınları ve bulutlar beraberce dağ eteklerinde ışık ve gölge oyunları oynuyorlar. Üst tarafı inanılmaz sivri kayalıklardan oluşan, alt tarafları ise yemyeşil, kalem gibi, dimdik ve dümdüz ağaçlarla kaplı bu dağların zirvelerinde halen bembeyaz kar var. Eriyen kar suları pek çok akarsu ve şelale oluşturmuş, görülmeye değer doğrusu. Zirvelere doğru yolumuza devam ediyoruz, zannediyorum 1500 metreyi aştık. Banff kasabasına yaklaştık. Artık yayladayız, bitki örtüsü yemyeşil hale geldi ve hava birden soğudu. Yer yer hafif yağmur damlaları sizi okşuyor. Bazen birden güneş açıyor ve yüzünüzü yalıyor. Her taraf minik göller ve şırıl şırıl akarsularla kaplı. Ortada geyikler dolaşıyor. Kuş cıvıltıları her yeri sarıyor.

Kendimi üç boyutlu bir matriksin ortasına düşmüş bir masal kahramanı gibi hissediyorum. Sanki Kaf Dağını aştım, Kaf Dağının ötesine ulaştım.. Dağların bu kadar etkileyici ve güzel olabileceğini tahmin edemezdim. El değmemiş, balta girmemiş doğal güzellikler bütün bunlar. Tertemiz dağ havasını ciğerlerimize çekiyorum. Müthiş bir tazelik, ferahlık, yenilik, azim, hayranlık, yenilenme ve coşku hissediyorum. Açılın Rocky dağları, ben geliyorum!

Benim gibi hissedenler çok olmalı ki ASAC konferansı için Banff kasabasını seçmişler. Boşuna değil, İsviçre Davos gibi burada da pek çok zirve yapılıyor ve bir çok Hollywood sakini tatilini geçirmek için taa buralara geliyor. ASAC Konferansının bu yılki teması “Reaching New Heights” olarak belirlenmiş.

Yeni Yükseklikler, Yeni Zirveler, Yeni Ufuklar

Kanadalı profesörler bu yıl madem Yönetim zirvesi yapıyoruz, zirvelerde yapalım diye düşünmüşler. Böyle organizasyonlar ve konferanslar akademisyenler için biçilmiş kaftan. Akademisyenler bir taşla on kuşu vuruyorlar: Hem bir yılın yorgunluğunu atmak için, hem tatil yapmak ve aileleriyle zaman geçirmek için, hem rutinin dışına çıkmak ve maceraya atılmak için, hem en son araştırmaları dinlemek ve sunmak için, hem bilgiyi beraber üretmek ve paylaşmak için, hem yeni hedefler koymak ve tazelenmek için, hem meslektaşlarla görüşmek, ilişki geliştirmek ve ortak makale yazmak için, hem de derinlemesine okumak, düşünmek, araştırmak ve ufuk açmak için akademisyenler kongre ve konferansları kaçırılmaz bir fırsatlar paketi olarak kullanıyorlar. Bu konferanslar böylece ARGE kampı, inkübatör, yenilik üretim merkezi, yenilenme ve tazelenme mekanı gibi işlevleri görmüş oluyor. Konferans aracılığıyla katılımcılar birbirlerinden öğreniyor, işbirlikleri geliştiriyor, üniversiteler arası projelere imza atıyor, iş dünyası ile bir araya geliyor, beyin fırtınası yapıyor, kariyerlerini geliştiriyor ve yeni bir soluk, tazelik ve zindelik yakalamış oluyorlar. Ülkemizde niçin Abant Platformu gibi bu tür zirveler, kongreler, konferanslar çok az sayıda yapılıyor diye hayıflanıyor, ve geçiyorum.

Konferansın teması 21. yüzyılda yeni ufuklara, yeni zirvelere, yeni yüksekliklere yelken açmak. Kongrenin temel amacı Yönetimde, İşletmede, Organizasyonlarda, Teknolojide, Yenilikte, Bilimde, Üretimde zirveye ulaşmanın yollarını aramak. Bu konularla ilgili beyin fırtınaları, konsorsiyumlar, ARGE oturumları, sempozyumlar yapılıyor.

21. yüzyılda işletmeler, kurumlar ve liderler yeni ufuklara yelken açmaya hazırlanıyor. İşte konferansta ele alınan ve ortaya konan 21. yüzyıl ufukları ve zirveleri: Sosyal sorumluluk, küresel farkındalık, evrensel değerler sistemi, ruhsallık, medeniyetler ve dinler arası diyalog, sosyal yenilik, hizmetkar liderlik, toplumsal girişimcilik, kreatif düşünce, ekolojik bilinç, kültürler arası duyarlılık, dünya barışı, iş ahlakı, kuantum yetenekler, stratejik düşünce, sistem bilimleri, sivil toplum, kozmopolit esneklik, çok kültürlülük ve çoğulculuk, insan hakları, ve evrensel demokrasi.


Akademinin saygın üyelerinden Prof. Bob Hinings, konferansın ana açılış konuşmasını yapıyor. Sunuma Rocky Dağlarının en meşhurlarından Three Sisters - Üç Kızkardeş denilen yan yana duran üç dağ zirvesini koymuş. Dağ metaforundan hareketle akademisyenler ve üniversiteler olarak üç farklı zirveye tırmanarak mükemmelliği yakalamamız gerektiğini vurguluyor:

1) Araştırma ve bilimde zirveyi ve mükemmelliği yakalamak
2) Eğitim ve öğretimde zirveyi ve mükemmelliği yakalamak
3) Sosyal sorumluluk ve topluma hizmette zirveyi ve mükemmelliği yakalamak
(Research, Teaching, Service)

Zirveleşen Ruhlar

Banff kasabasındaki konferansta dağları ve zirveleri inceliyoruz, zirvelere tırmanıyoruz. Zirvelerin ve dağların verdiği ilhamla yeni ufuklara gözümüzü dikiyoruz ve bireysel ve kurumsal olarak kendimize yeni hedefler belirliyoruz. Zirve deneyimlerimizi paylaşıyoruz. Mesleki ve bilimsel alanda zirveleşmenin yollarını araştırıyoruz. Kendi zirvemizi bulma ve keşfetme üzerine düşünüyoruz. Rocky Dağları beni zirveler üzerine derin düşüncelere sevk ediyor. Dağ zirveleri bizim potansiyellerimizi, hayallerimizi, hedeflerimizi temsil ediyor. Hepimizin ulaşmak istediği Everest’ler Alp’ler Toros’lar var. Hepimizin kendimize özgü yetenekleri, umutları, potansiyelleri var. Hepimizin hayallerini farklı zirveler süslüyor. Hepimiz çıtamızı her geçen gün yükseltmeye ve alanımızda zirveleşmeye çalışıyoruz. Düşünüyorum da zirvelere yapılan yolculuk aslında kendi derinliklerimize yapılan yolculuk. Aşılacak olan, aslında dağın zirvesinden ziyade kendimiziz. Dağlar bizi kendimizi aşmaya ve derin düşünmeye çağırıyor. Dağ analojisi 21. yüzyılın sosyal girişimcileri ve liderleri için çok önemli mesajlar içeriyor.

Kartallar yüksek uçar. Zirveye tırmanmak çok zor. Herkesin harcı değil. O yolun kara sevdalısı olmayı gerektiriyor. Büyük emek, umut, inanç, vizyon, fedakarlık, risk, sabır, el emeği, göz nuru, kafa yorma, çalışma, hedef koyma, azim, sebat, kararlılık, cesaret, disiplin istiyor. Zirveleri zorlayan, rüyalarında dahi zirvelere tırmanan bir insan durduğu yerde kalamaz. Durursa düşeceğini bilir. Gözü, aklı, kalbi, ruhu zirveye kilitlenmiştir. Hayallerini gerçekleştirmek için bir dağcı sabrı ve ciddiyetiyle çalışır, idman yapar, kendini geliştirir. Kendini sürekli yeniler ve yoluna kaldığı yerden devam eder. Yeni zirveler vardır önünde. Şarjı bitmeden şarj olur. Pusulası vardır ve gideceği yönü hedefini bilir. Azimle yeni ufuklara yelken açar. Fırtınalar, rüzgarlar onu vazgeçiremez. Her geçen gün kendisine yeni hedefler, yeni yükseklikler ve yeni zirveler belirler. Aşılacak tepeler ve ulaşılacak zirveler bitmez; zira mükemmelliğe giden yolculuk sonsuz bir yolculuktur. Bu yol uzundur, menzili çoktur, derin sular var. Bu yolda alın teri, fikir çilesi, gözyaşı, medeniyet inşası ve ilim mürekkebi vardır. Sürekli daha iyiye, daha güzele, daha ideale, daha yükseğe ulaşmak ister zirveleşen yolcumuz. Durmak, dinlenmek, vazgeçmek, yarıda kalmak, geri dönmek yoktur onun sözlüğünde. Tarık bin Ziyad gibi gemileri yakmıştır zira. Hacca giden topal karınca kararlılığı ile yürür ve hiç olmazsa bu yolda ölürüm der. Yahut bir küheylan gibi son nefesini çatlayarak verir ve oraya yığılır.

Zirveler tehlikelidir, çünkü zirvede kalabilmek zordur. Bir saniye gevşemeye gelmez. Bu yolda ulaşmak, zafer sarhoşu olmak, tadını çıkarmak, gururlanmak yoktur. Yaptım, ettim, çattım, tırmandım, başardım, oldum, piştim demek yoktur. Oldum, piştim diyen ölmüştür. Oldum piştim diyen çürümüştür. Yolcumuz yükseldikçe hassasiyeti, dikkati, inceliği artar. Yolcumuz egonun legolarını yıkmıştır. O, artık tevazuda zirveleşmiştir. O, dağları aşarken aslında kendini aşmıştır. O, dağların zirvelerini keşfederken aslında kendi zirvesini keşfetmiştir.

Yıldızlara ulaşmak


Ulaşılacak zirveler bitmez. Yeryüzünde ulaşılacak zirveler olur da bitecek olursa O gökyüzüne merdiven dayayacaktır. Amerikalıların dediği gibi gökyüzü sınırdır artık: “The sky is the limit!”

Bizler o idealist yolcu gibi yeryüzünde ulaşacaklarımız bittiği zaman yıldızlara ulaşmak için uğraşacağız. Yıldızlara ulaşmak cesaret ve umut ister. Türkiye’nin yeni nesil gençleri olarak biz bu cesarete ve umuda sahibiz. Bu cesaretimizi ve umudumuzu hiç kaybetmeyeceğiz.

Banff, bana gideceğimiz yolun uzunluğunu, zorluğunu ve çetinliğini yeniden hatırlattı. Hayalimde önümüzdeki otuz yılda Türkiye’nin küresel platformda nasıl zirveleşeceğini canlandırdım. Evet, her tür olumsuzluğa rağmen ve bazıları istemese de Türkiyem dünyanın yükselen yıldızı olacak.

Türkiye: Yeni Dünyanın Zirve Markası

Türkiye kendisini aşabilirse global olarak mükemmellik zirvelerini zorlayacak. Bayrağımız en yüksek zirvelerde bir kez daha sevgiyle, umutla, barışla, cesaretle ve inançla dalgalanacak. Bu bayrağı zirvelere biz idealist ve ülkesini seven gençler taşıyacağız. Bizler 21. yüzyılda ekonomide, eğitimde, ticarette, teknolojide, bilimde, üretimde, yönetimde, sosyal sorumlulukta, sanatta, kültürde, iletişimde, sporda, endüstride ülkemizin bayrağını en yüksek küresel burçlara taşıyacak ve dikeceğiz.

Banff, bana azim, zindelik, tazelik, güç, enerji, moral, umut, gayret, ve kararlılık aşıladı. Montreal’e dönerken içimde taptaze dağ havası, tabiatla bütünleşmenin huzuru, şelalelerin coşkusu, konferansın tatlı yorgunluğu, Türkiye için idealist hedeflerim ve Rocky dağlarının bana sağladığı yeni vizyon vardı.


Açılın, önünü kesmeye çalışmayın, merak etmeyin, Türkiyem 21. yüzyılda mutlaka ama mutlaka hak ettiği küresel zirveye ulaşacak.

Thursday, July 2, 2009

RICHARD FEYNMAN'IN EVRENİNİ ANLAMAK: KEŞFETMENİN MUTLULUĞU

Sevgili dostlar, Boğaziçi Üniversitesi'nden sevgili Atilla Öner ve Erhan Gülmez hocalarımızın Türkçeye kazandırdığı bir söyleşiyi sizinle paylaşmak istiyorum. Bilim sevgisi ve keşfetmenin mutluluğu üzerine harika bir ufuk turu. İlk okuduğumdan beri beni çok etkilemiştir. İyi okumalar.



Fizikçi Richard Feynman’la Söyleşi

18 Şubat 1988'de kansere yenilen ünlü fizikçi Richard Feynman'la yapılan bir TV söyleşisi bu büyük fizikçinin değişik yönlerini ortaya koyuyor. Sadece keşfetmenin mutluluğunu yaşamayı istemenin dünyayı anlamamıza yardımcı olduğunu görüyoruz. Hazırladığım Türkçe metni okuyup düzeltmeler yapan Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü öğretim üyesi arkadaşım Doç. Dr. Erhan Gülmez’e teşekkür ederim.


Dr.-Müh. M. Atilla Öner
Bebek, Nisan 1996

Richard Feynman

Ressam bir arkadaşımın hiç anlamadığım bir tavrı var. Bir çiçeği gösterip "şu güzelliğe bak" der. Kabul ederim tabii. Ama o konuşmaya devam eder : "İşte, bir sanatçı olarak bu çiçeğin ne kadar güzel olduğunu görebiliyorum. Ama, sen, bir bilim adamı olarak onu parçalarına ayırıyorsun; ve aptal bir şey oluyor." Biraz kaçık olduğunu düşünüyorum.

Bir kere; onun gördüğü güzellik herkese, bana da, açık. Tabii, belki benim estetik duygularım onunki kadar ince değil. Ama, güzel bir çiçeğin vereceği mutluluğu yaşayabilirim. Aynı zamanda, çiçekte onun gördüğünden daha fazlasını görebiliyorum. İçindeki hücreleri hayal edebilirim; hücre içindeki karmaşık hareketlerin de bir güzelliği var. Yani, sadece bir santimetrelik bir güzellik değil: daha küçük boyutta da güzellik var, iç yapısı... hareketler.

Polenleri yaymak amacıyla böceklerin ilgisini çekmek için çiçeklerdeki renklerin oluştuğunu bilmek de ilginç -- böceklerin renkleri görebildiğini ispatlıyor bu. Bir soru çıkıyor ortaya -- şu estetik duygusu insandan başka hayvanlarda da mı var?.... Niyeestetik? Çiçeğin muhteşemliğine, gizine ve heyecanına katkıda bulunan bu sorular bilimselbilgiden kaynaklanıyor. Görüldüğü gibi bilimsel olmak sadece katkıda bulunuyor.Güzelliği nasıl azalttığını anlamıyorum.

İş bilime gelince genellikle tek taraflı olmuşumdur. Daha gençken tüm gücümü bilimüzerinde yoğunlaştırmıştım. Öğrenmeye vaktim yoktu ve de sosyal bilimlerle ilgileneceksabrım yoktu. Üniversitede sosyal bilimlerden ders almak gerekirdi ama, bir şeyleröğrenmekten ve çalışmaktan devamlı olarak kaçtım. Daha sonra, biraz ihtiyarladıktansonra rahatladım ve ilgi alanlarımı yaydım. Resim yapmayı öğrendim, biraz da okudum.Ama, hâlâ tek yönlü birisiyim ve fazla bir şey bilmiyorum. Sınırlı bir zekam var ve benonu belli bir yönde kullandım.

Anlatan

Richard Phillips Feynman New York'ta doğdu ve büyüdü. Babası doğayla ve bilimleyoğun olarak ilgileniyordu. Oğlu üzerinde kalıcı ve önemli etkisi oldu.

Richard Feynman

Doğru, babam daha ben doğmadan anneme, eğer erkek olursa bir bilim adamı olacağını söylemiş. Şüphesiz bunun olması için de yoğun gayret sarfetti. Gerçekten, bilim adamı olmamda etkili oldu. Küçükken, henüz bebek sandalyesinde otururken eve değişik renklerde küçük fayanslar getirirmiş; oynarmışız, domino gibi, dik olarak ama, sandalyemde dizermişiz -- böyle olduğunu anlattılar -- hepsi bittiğinde bir kenarından itermiş, ve hepsi yıkılırmış. Bir süre sonra tekrar dizilmesine yardım edermiş, gittikçe karmaşıklaşan bir şekilde -- iki beyaz fayans, bir mavi, iki beyaz, bir mavi – Annem şikayet edermiş, "yahu çocuğu rahat bıraksana mavi koymak istiyorsa, bırak da maviyi koysun" diye.

Ama babam "hayır, ona desenlerin ne güzel şeyler olduğunu göstermek istiyorum, matematik gibi ilginç olduklarını" dermiş. İşte, babam bana dünyayı anlatmaya, ne kadar ilginç olduğunu anlatmaya çok erken başladı.

Evde Britannica ansiklopedisi vardı. Küçük bir çocukken bile beni kucağına alır ve ansiklopediden bölümler okurdu. Dinazorlar hakkında, örneğin, Brontesaurus veya onun gibi birşey, belki de Tyranasaurus Rex, hakkında şöyle derdi ansiklopedi 'bu hayvan sekiz metre boyundadır, kafası da iki metre genişliğindedir' ; burada durup 'bakalım bu ne demek' derdi. 'Eğer bizim ön bahçede olsa, kafasını pencereden içeri sokabilecekyükseklikte olurdu, ama kafası büyük olduğundan pencereyi kırardı' derdi.

Okuduğumuz herşey gerçeğe tercüme edilirdi. Tabii, ben de her okuduğumun gerçekten ne anlama geldiğini düşünmeyi öğrendim. Gördüğünüz gibi küçük bir çoçukken ansiklopedi okunurdu bana, ama tercümeyle. O boyutlarda bir hayvanın bulunduğunu düşünmek ilginç ve heyecan vericiydi. Bu hayvanlardan biri pencereden girecek diye hiç korkmadım; sadece çok ama çok ilginç olduğunu düşündüm; hepsinin ölüp yok olduğunu, ve kimseninbunun nedenini bilmediğini öğrendim.

Catskill dağlarına giderdik. New York'ta yaşarken, bu dağlar yazları milletin gittiği yerlerdi. Bir sürü aile vardı oraya giden. Babalar hafta içinde çalışmak için New York'a gidip hafta sonları dönerlerdi. Hafta sonları babam geldiğinde beni ormana götürürdü, birsürü şeyler anlatırdı bana; ormandaki ilginç olaylar hakkında --birazdan anlatacağım--Tabii diğer anneler bunu görünce çok güzel birşey olduğunu düşündüler ve eşlerinden kendi çocuklarını da ormanda yürüyüşe götürmelerini istediler. Ama eşlerini bir türlü ikna edemediler. Bunun üzerine, babamdan bütün çocukları ormana götürmesini istediler. Babam istemedi tabii; aramızda farklı, çok özel bir ilişki vardı. Sonunda diğer babalar dabir sonraki hafta sonu çocuklarını yürüyüşe götürmek zorunda kaldılar. Babalarımızın tekrar şehre gittikleri pazartesi günü çayırlarda oynarken çocuklardan biri bana 'şu kuşu görüyor musun, ne tür bir kuş o?’ dedi. Ben de 'en ufak bir fikrim bile yok' diye cevapladım. O devam etti, kahverengi boyunlu ...., veya ona benzer bir isim söyledi, 'babansana hiç bir şey anlatmıyor'. Aksine, babam çok şey öğretmişti. Kuşa bakarak 'bak, bu bir kahverengi boyunlu ..........; portekizce ismi şu, italyanca da şu, çince de şu, japonca da şu. Eğer tüm bu lisanları biliyorsan o dilde insanların bu kuşa ne isim verdiklerini de biliyor olacaksın. Ama kuş hakkında başka hiç birşey bilmeyeceksin. Şimdi, gel beraber kuşu izleyelim, bakalım neler yapacak' derdi.



Bir keresinde yine ormanda yürüyorduk. Ağacın birinden bir yaprak koparıp bana gösterdi. Normalde hiç farketmediğim bir işaret vardı üzerinde. Yaprağın ortasında başlayıp C şeklinde kenara doğru uzanan kahverengi bir çizgi. Başında dar ve kenara doğru genişliyor. 'Bu şu demek' dedi, 'Bir böcek, mavi bir böcek, sarı gözlü, yeşil kanatlı, gelip bu yaprağın üstüne yumurtasını bırakmış. Sonra bu yumurtadan çıkan tırtıla benzer böcek, bu yaprağı yiyip beslenmiş. Yedikçe bu kahverengi izi bırakmış yaprakta. Yaprağın kenarına geldiğinde bir böcek olup uçup gitmiş -- sarı gözlü, yeşil kanatlı mavi bir böcek --ki o da uçup başka yaprağa yumurta bırakacak. Büyüdükçe daha fazla yediği için iz kenara doğru genişlemiş.' Tabii ki, biliyordum, böceğin sarı gözlü, yeşil kanatlı mavi bir böcek olduğunu uydurmuştu (doğru olmuş olsa bile); fikir şuydu; belki de uçuç böceğiydi veya başka bir şey.... bana anlatmaya çalıştığı hayatın en eğlenceli kısmıydı; olanlar, üremenin bir parçasıydı. Ne kadar karmaşık olursa olsun, amaç tekrarlamak, yeniden doğmasını sağlamak.

Etrafımdakilere dikkat etmeyi öğretti bana. Bir gün 'ekspres vagon' ismini verdiğimiz küçük arabayla oynuyordum -- içinde bir top vardı, çok iyi hatırlıyorum, içinde bir topvardı -- Arabayı çektim, ve topun hareket edişinde bir şey farkettim. Babama gittim ve'dinle baba, sana bir gözlemimi anlatacağım. Arabayı çektiğim zaman top geriye doğruyuvarlanıyor, ama çekerken birden durunca da öne doğru yuvarlanıyor. Peki, niye ?' diyesordum.

Kimsenin bilmediğini söyledi. Genel prensip, hareket eden şeylerin hareket etmeyisürdürmek istedikleri, duran şeylerin de durmaya devam etmek istedikleridir, tabii senitmezsen' dedi. Buna eylemsizlik dendiğini, ama niye doğru olduğunu kimsenin bilmediğini söyledi. Bu çok derin bir anlayışın işareti. Bana sadece bir isim vermekle yetinmiyor. Bir şeyin ismini bilmekle o şeyi bilmenin farkını biliyordu. Ben de bunu çok küçük yaşta öğrendim. Anlatmaya devam etmişti, 'biraz dikkatli bakarsan, topun arkaya doğru yuvarlanmadığını, arabanın arkasını topa göre öne çektiğini görürsün; top hareketsiz duruyor, esasında sürtünme nedeniyle gerçekte öne doğru hareket etmeye başlıyor, geriye doğru değil.' Hemen arabayı öne doğru çektim, ve haklı olduğunu gördüm. Arabayı öneçektiğimde top hiç de geriye doğru hareket etmedi. Arabaya göre geri gitmişti, ama kaldırıma göre biraz öne gitmişti.

İşte, babam tarafından böyle eğitildim, bu tür örnekler ve tartışmalarla; baskısız, sadece ilginç ve canlı tartışmalarla.

O zamanlar benden üç yaş büyük olan kuzenim liseye gidiyordu. Cebir dersinde çokzorlandığı için özel öğretmenden ders alıyordu. Öğretmen kuzenime konuları anlatırken bir köşede oturup dinlememe izin vardı. Öğretmen, 2x artı birşey tipi problemlerin çözümünü anlatıyordu. Kuzenime ne yapmaya çalıştığını sordum. Hep duyuyordum, x, x .... 'sen nebilirsin!' diye cevap verdi, '2x + 7 = 15 ve x'in kaç olduğunu bulmak gerekiyor'. 'yani 4' diye cevap verdim. O da, 'evet, ama sen aritmetikle yaptın, cebirle çözmen gerekirdi', dedi. İşte bu nedenle kuzenim hiç bir zaman cebiri anlamadı, çünkü nasıl yapacağını anlamadı. Anlayamaz da! İyi ki, cebiri okula gitmeden öğrendim. Ana amacın x'i bulmak olduğunu biliyordum ve çözüm yolunun hiç bir önemi yoktur. Biliyor musunuz, öyle şey olmaz, bu problemi aritmetikle çözeceksin, yok cebirle çözeceksin. Okulda uydurulmuş şey, cebirdersini alan tüm çocuklar geçsin diye uydurulmuş. Bir sürü kurallar yaratmışlar; düşünmeden onları uygularsanız cevabı bulabiliyorsunuz. Her iki taraftan 7 çıkar, x'in önünde bir çarpan varsa her iki tarafı o sayıya böl ve öyle gidiyor; ne yapmaya çalıştığınızı anlamadan bir sonuca varabileceğiniz kurallar dizisi.

Bir dizi matematik kitabı vardı, Pratik Aritmetik, Pratik Cebir, sonra Pratik Trigonometri. Trigonometriyi o kitaptan öğrendim. Ama çabucak unuttum, çünkü çok iyi anlamamıştım. Seri sürüyordu; kütüphane Pratik Kalkülüs'ü alacaktı. O zaman, ansiklopediden, ileri matematiğin (= kalkülüs) önemli bir konu olduğunu öğrenmiştim; hem de ilginç bir konu, öğrenmem gerekirdi.

Bu, ben on üç yaşlarındayken olmuştu. Biraz daha büyümüştüm. Nihayet kalkülüs kitabıyayınlandı ve kütüphaneye geldi. O kadar heyecanlanmıştım ki ... Kütüphaneye gittimalmak için; kaydı yapan kütüphaneci şaşırmıştı, 'sen daha küçük bir çocuksun; bu kitapla ne yapacaksın? Bu bir ... ' dedi. Kendimi huzursuz hissettiğim nadir anlardan biriydi; yalan söyledim ve babamın kitabı istediğini söyledim. Kalkülüsü bu kitaptan evde öğrendim. Babama anlatmaya çalışırdım konuları. Babam ilgili bölümü okumaya başlardı, ama sonra aklının karıştığını söyleyip bırakırdı. Bu beni biraz rahatsız etmişti. Biliyor musunuz, bu kadar kısıtlı zekaya sahip olduğunu bilmiyordum. Çok basit ve kolay olduğunu düşünüyordum ve o anlamıyordu. İşte o an, ondan biraz daha fazla şey öğrendiğimi ve bildiğimi farkettim.

Fiziğin yanı sıra babamın bana öğrettiklerinden biri de -- doğru veya yanlış -- saygı değerolana saygı duymamak.... belirli şeyler için. Örneğin, ben küçükken, New York Times'dailk fotoğraflar yayınlandığı zaman, beni kucağına aldı, bir resmi gösterdi. Resmi hatırlıyorum, Papa ve onun önünde eğilen insanlar. 'Şu insanlara bak' dedi, 'bir insan ayakta duruyor, diğerleri onun önünde eğiliyorlar. Aralarında ne fark var? Ayakta duran Papa (Papa'dan nefret ederdi). Aradaki fark da apoletleri!' Şüphesiz Papa için bu tam geçerli değil ama; bir general de olabilirdi önünde eğilinilen -- her zaman üniformaydı, pozisyondu saygıyı uyandıran; onun da diğerleri gibi problemleri var, o da herkes gibi yemek yiyor, o da herkes gibi tuvalete gidiyor, diğer insanların problemlerine benzer problemleri var. O da bir insan. Peki niye diğerleri önünde eğiliyorlar? İsminden, pozisyonundan, üniformasından ötürü; muhteşem bir iş başardığı için değil. Babam üniforma yapıp satardı, unutmadan söyleyeyim. Üniformanın ne fark yarattığını biliyordu. Aynı kişi üniformayla başkalaşıyordu.

Zannedersem geldiğim noktadan memnundu. Ama bir keresinde, MIT'den geri gelmiştim (birkaç seneliğine gitmiştim), beni karşısına aldı ve 'tüm bu okullara gittin; hiçanlamadığım ve uzun zamandır kendime sorduğum bir soruyu artık cevaplarsın herhalde,bunca yıl bu konuda okuduktan sonra.' dedi. Ben de 'peki sor' dedim. Bir atomun bir durumdan başka bir duruma geçerken, 'foton' ismi verilen bir ışık taneciğini yaydığını bildiğini söyledi. Doğru dedim. Peki şimdi bu foton içinden çıktığı atomdan zaman içinde önde mi, yoksa işin başında atomun içinde hiç foton yok mu? diye devam etti. Ben de'içinde foton yok, sadece elektron üst enerji düzeyinden alt enerji düzeyine' geçerken foton ortaya çıkıyor' dedim. 'Öyleyse nereden çıkıyor bu foton? Nasıl çıkıyor? diye sorgulamaya devam etti. Anlatmaya çalıştım, tabii cevaplayamadım. Foton sayıları sakınımı diye bir şey yok, elektronun hareketiyle yaratılıyorlar. Anlatmayı başaramadım. Esasında olay şuna benziyor. Şu anda çıkardığım ses benim içimde değildi. Bir keresinde oğlum, tam konuşmaya başladığı günlerdi, artık bir kelimeyi söyleyemediğini, çünkü kelime torbasında o kelimeden kalmadığını (kelime kediydi) söylemişti. Bakın, içinden kelimeleri aldığınız bir torba yok. Konuştukça kelimeleri yaratıyorsunuz. Bunun gibi, atomun içinde bir foton torbası yok; fotonlar, ortaya çıktıklarında bir yerden gelmediler. Ama babama anlatamamıştım. Başaramamıştı. Tüm bunları öğrenmek amacıyla beni bir sürü üniversiteye göndermişti, ama sonunda yine öğrenememişti.

Anlatan

Princeton Üniversitesi'nde kuantum mekaniğinde doktora teziyle uğraşırken, gençFeynman'dan atom bombası geliştirme projesine katılması istendi.

Richard Feynman

Çok değişik bir şeydi. Zamanımı sadece ona harcamak istediğim araştırmama ara vermemdemekti. Uygarlığı korumak için yapmam gerekir diye düşündüm. Tamam mı? Kendi kendimle tartıştığım bunlardı. İlk reaksiyonum şuydu: Bu garip işi yapmak için kendi düzenimi bozmak istemedim. Savaşı ilgilendirdiği için ahlaki bir problem de vardı. Savaşla pek ilgim yoktu, ama bu silahın neler yapabileceğini düşününce korktum birden.... Bir de, mümkün olabiliyorsa mümkün olabilir, diye düşündüm, ayrıca biz yapabiliyorsak onların yapamayacağını gösterir bir bilgiye sahip değildim o zaman. Bu nedenle işbirliği yapmak önemliydi.

Anlatan

1943'ün başlarında Richard Feynman, Los Alamos'ta (New Mexico) Robert Oppenheimer'in ekibine katıldı.

Richard Feynman

Ahlaki sorunla ilgili söylemek istediklerim var. Projenin başlamasının nedeni Almanların tehlikeli olmalarıydı. Önce Princeton'da sonra da Los Alamos'ta ilk bombayı geliştirmeye başladım; daha kötü bir bomba yapmak için çabaladım. Yapıp yapamayacağımızı merak ediyorduk. Hepimizin beraberce çok çalıştığımız birprojeydi. Bu tür projelerde hep böyle olur; bir kere karar verdikten sonra başarılı olmak için deliler gibi çalışır insan. Bana göre, hatam veya ahlaksızlığım projeye niçin giriştiğimizi unutmam oldu. Nedenler ortadan kalkınca --Almanlar yenilmişti-- niçin bu projede çalışmaya devam etmem gerektiğini gözden geçirmedim. Hiç düşünmedim bunun üzerinde, tamam mı? Hatırladığım tek reaksiyonum --belki de kendi kendimi körleştirdim-- sevinç ve heyecan içinde olmamızdı. Herkesin sarhoş olduğu partiler veriliyordu. Hiroshima'da o işler olurken .... Büyük bir mutluluğun parçasıydım; içiyordum, jipin üstünde bateri çalıyordum. Hiroshima'dakiler ölürken ve acı çekerken biz Los Alamos'ta heyecan ve mutluluk içinde koşuşturuyorduk.

Fakat, savaştan sonra daha büyük reaksiyon gösterdim. Belki bombanın kendisinden, belkide karımı o sıralarda kaybetmemden kaynaklanıyordu, başka psikolojik nedenlerden... Savaştan hemen sonra annemle New York'ta bir lokantadaydım; New York'u düşünüyordum. Hiroshima'daki bombanın gücünü ve etki alanını biliyordum. Bulunduğumuz noktaya bir tane atılsa -- 59. sokaktaydı galiba restoran -- etkisi buraya kadar ulaşacaktı, bütün bu insanlar ölecekti, herşey mahvolacaktı. İşin kötüsü tek bomba da değildi o. Aynı bombadan yapmaya devam etmek çok kolaydı. Kıyamete doğrugi diyorduk, çünkü iyimser olanların aksine uluslararası ilişkilerin nasıl yürütüldüğünü, insanların nasıl davrandıklarını biliyordum; çok önceden nasılsa bugün de öyleydi. Bomba yine kullanılacaktı. Kendimi huzursuz hissetmeye başladım. Herşeyin boş olduğunu düşünüyordum, hayır boş olduğuna inanıyordum. Bir köprü inşaatı görüyorum, diyelim, yakında yıkılacağına göre şimdi yapılması çok aptalcaydı. İnsanların tehlikeyi anlamadığını düşünüyordum. İşte böyle, bir inşaat görsem, insanların birşeyler yapmaya çalışmalarını anlamsız buluyordum. Bir depresyona girmiştim.

Anlatan

Feynman Cornell Üniversitesi Teorik Fizik Bölümü'ndeki görevi kabul etti. Hans Bethe ile çalıştı. Princeton Yüksek Araştırma Enstitüsü'ndeki bir görev teklifini reddetmişti. Çok prestijli olan bu görevi reddetmesi sürpriz olarak kabul edilmişti.

Richard Feynman

Böyle bir iş teklifini niye reddettiğimi anlayamadılar. Bekledikleri gibi çıkmamıştım, istedikleri gibi davranmamıştım. Bir şeyin farkına vardım. Başkalarının benim yapabileceklerim hakkında olan düşünceleri beni bağlamaz. Onlar iyi olacağımı düşündükleri için iyi olmak zorunda değildim. Büyük bir rahatlık içinde kendi kendime şunu söyledim: "Önemli bir şey yapmadım, önemli bir şey de yapmayacağım. Fizik ve matematikten hoşlanıyordum. Bir oyun gibi gördüğüm için yaptıklarımı, hiç bir zaman önemli olmadılar benim için. Sadece hoşuma gittiği için uğraşıyordum."

Bir gün kafeteryada öğle yemeği yiyordum. Çocuğun biri bir tabağı havaya attı. Tabakta Cornell'in mavi arması vardı, kenarında Mavi kısım şöyle döndü. Merakımı çekti. Tabak yerde yalpa yaparak kendi etrafında döndü. Sanki mavi arma yalpadan daha süratli dönmüştü. Yalpa hareketiyle kendi etrafında dönme arasında ne tür bir ilişki olabileceğini düşündüm. Bakın, sadece oyun oynuyordum, bir önemi yoktu. Dairesel hareket yapan cisimlerin hareket denklemleriyle uğraşmaya başladım. Eğer yalpalama az ise mavi armanın bir yalpalama süresinde iki kere döndüğünü buldum. Sonuçta, karmaşık denklemler yerine Newton'un konularından hareketle aynı sonucu bulup bulamayacağımı araştırdım. Hiçbir zorlama olmadan, zevk için yaptım tüm bunları.

Sonra Hans Bethe'ye gidip , "bak sana neşeli birşey göstereceğim" dedim ve herşeyianlattım. "Evet ilginç ve neşeli bir şey, ama, ne işe yarar ?" diye sordu. "Farketmez ki,hiçbir yararı yok. Zevk için yapıyorum" diye cevapladım.

Çekirdek Fiziği Labaratuarı'nın başı olan Bob Wilson'a malum mu oldu, içine mi doğdu ne? Çünkü aynı gün veya ertesi gün beni yanına çağırdı ve üniversiteye profesör aldıklarında onun ne yapıp yapmadığının onların riski ve sorumluluğu olduğunu söyledi. Hiç birşey yapmıyorsa veya hiçbir şey başarmamışsa profesörün kaygılanması gerekmiyor, onu işe alma riski üniversitenindi. İstediğim herşeyi yapabilirdim. Ve rahatlayabilirdim.

O sıralarda psikolojik bir sıkıntıdan kurtulmak üzereydim. Rahatlayıp oynamaya başladım; anlattığım dairesel hareketle oynadım. Ve bu rotasyon beni başka bir probleme götürdü. Dirac'ın denklemine göre elektron spin vektörünün dönmesi. Ve bu da beni tekrar kuantum elektrodinamiğine götürdü; üzerinde çalışmakta olduğum problem. Başlangıçta yaptığım gibi hep rahat bir şekilde problemle oynamaya devam ettim. Ve herşey ... hani şişenin mantarını çıkarmak gibi ... herşey akıverdi dışarıya. Problemin çözümünü kısa sürede bitirdim ve sonra da bulduklarımdan dolayı Nobel Ödülü'nü kazandım.

Anlatan

Feynman kuantum elektrodinamiğindeki çalışmalarıyla Nobel Ödülü aldı.

Richard Feynman

Aslında yaptığım (bağımsız olarak iki kişi de aynı şeyi yapmıştı: Schwinger ve Japonya'da Tomanaga) 1928'de yazılmış olan elektrik ve manyetizmanın kuantum teorisiyle nasıl çözümlenip tartışılacağını bulmak.... anlamlı sonuç almamıza yarayacak hesaplamalarda sonsuzluklardan nasıl kurtulabileceğimizi çıkarmak.... Bulduklarımın hepsi daha sonra deneylerle doğrulandı. Böylece, deneyleri en küçük detaylarıyla açıklayan bir teoriye sahip olduk, kuantum elektrodinamiği, tabii uygulanabildiği hallerde, çekirdeksel kuvvetleri içermiyor. İşte 1947'de yaptığım - bunun nasıl yapılabileceğini bulmak - bu çalışmayla Nobel Ödülü'nü kazandım.

Anlatan

Peki, Nobel Ödülü'nün Feynman için anlamı ne?

Richard Feynman

Nobel Ödülü hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Ne olduğunu ve ne değeri olduğunu anlamıyorum. Eğer İsveç Akademisindekiler x, y, veya z'nin Nobel Ödülü almasına karar veriyorlarsa öyle olsun. Nobel Ödülü'yle bir ilişkim olmayacak. Rahatsız edici birşey. Şeref ödüllerini sevmiyorum. Yaptığım çalışma ve ondan yararlananlar için önemini anlıyorum. Biliyorum, çalışmamı kullanan bir sürü fizikçi var. Başka bir şeye ihtiyacımyok. Başka bir şeyin anlamı olduğunu da düşünmüyorum. İsveç Akademisi’ndeki birisinin yapılan çalışmanın ödül alacak değerde olduğuna karar vermesinin önemini göremiyorum. Ben ödülümü çoktan aldım. Ödül, keşfetmenin zevki, buluşun sevinci, başkalarının onu kullanmasını görmek. Bunlar gerçek; şeref ödülleri gerçek değil. Şeref ödüllerine inanmıyorum. Rahatsız ediyor beni, şeref ödülleri rahatsız edici; apoletleri, üniformaları hatırlatıyor bana. Babam böyle yetiştirdi beni. Dayanamıyorum. Üzüyor beni.

Lisedeyken, kazandığım ilk ödül, Arista'nın üyesi olabilmekti. Arista notları iyi olan öğrencilerin grubuydu. Herkes Arista'nın üyesi olmamı istiyordu. Ve Arista'ya girdiğimde yaptıkları tek işin toplantılarda başka hangi öğrencinin bu muhteşem gruba girebileceğini tartışmak olduğunu gördüm. Şu ve bu nedenle bu tür işler beni psikolojik olarak rahatsız ediyor. Şeref ödüllerini anlamıyorum. O günden bu yana da beni hep rahatsız etmiştir.

Ulusal Bilim Akademisi'ne üye olduğumda da problemler çıktı. Sonunda istifa etmemgerekti. Zamanının çoğunu kimin organizasyona katılabilecek değerde olduğuna harcayanbir kuruluş. Şunlar da oluyordu: işte biz fizikçiler birlik olmalıyız, yoksa kimyacılar şunu üye yapacaklar, ama şu fizikçi için yer lazım. Kimyagerlere ne oluyor? Tüm olay kokuşmuştu. Tek amacı kimin bu şerefe layık olduğunu tespit etmekti. Ünvanları sevmiyorum.

Anlatan

Feynman 1950'den bu yana Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nde teorik fizik profesörü olarak ders veriyor ve fizikle uğraşıyor. Dünya hakkında daha fazla şey öğrenmeye çalışıyor.

Richard Feynman

Doğayı anlamak için neler yaptığımızı şöyle neşeli bir benzetmeyle açıklayabiliriz. Düşünün ki tanrılar bir oyun oynuyorlar ve siz oyunun kurallarını bilmiyorsunuz. Amaarada bir oyun tahtasına bakmanıza izin var. Şöyle köşeden. Gözlemlerinizden oyunun kurallarını çıkarmaya çalışıyorsunuz. Taşları nasıl oynatabileceğinizi anlamaya çalışıyorsunuz. Bir süre sonra , örneğin tahtada tek fil var ve bu filin aynı renkte kaldığını bulabilirsiniz. Daha sonra filin sadece köşegende gittiğini görünce bir yasayı bulmuş oluyorsunuz. Genel geçerlilik taşıyan bir yasau keşfediyorsunuz, arkasında yatan fikri anlıyorsunuz. Herşey güzel gidiyor, tüm yasalar biliniyor. Sonra bir köşede birşeyler oluyor. Böylece onu incelemeye başlıyorsunuz. Rok yapıldı; beklemediğiniz birşey.

Temel fizik çalışmalarında hep sonuçlarını anlamadığımız şeyleri incelemeye çalışırız. Vardığımız sonuçları sürekli kontrol etmeyiz. Belli bir süre test ettikten sonra, tamamdır. Bilinene uymayan ve beklediğinizin dışında gelişen, en ilginç olandır. Tabii bu arada devrimler de olabilir fizikte. Fillerin aynı renkte kaldıkları ve köşegende hareket ettiklerini o kadar uzun süredir gözlediniz ki, herkes artık doğru olduğunu biliyor. Sonra birden bir satranç oyununda filin rengini korumadığını keşfediyorsunuz; rengi değişebiliyor. Bir süre sonra başka bir olasılığı buluyorsunuz. Başka bir şey fil olabiliyor. Piyadelerden biri karşıkenara varıyor ve fil oluyor. Bu olabilir, ama siz bilmiyordunuz. Fizik yasalarına benziyor bu. Yasalar çok olumlu gözüküyor, herşeyi açıklıyor ve birden birşeyler yasanın yanlış olduğunu gösteriyor. Sonra filin bu renk değiştirmesinin hangi koşullarla olabildiğini incelememiz gerekiyor. Yani yasayı anladıktan sonra durumu daha iyi açıklıyabiliyorsunuz.

Ama fizikte, satrançta olduğunun aksine (satrançta ilerledikçe kurallar daha da karmaşıklaşır) yeni şeyler keşfettikçe herşey daha basit görünür. Daha büyük bir tecrübe hakkında bilgi edindiğinizden olayın tümü daha da karmaşıklaşmış gibi gelir. Yani, daha fazla tanecikler hakkında bilgileniyoruz ve yeni şeyler hakkında. Ve tabii tanımlar tekrar karmaşıklaşıyor. Ama bir arada olayın muhteşemliğini görebilirsiniz. Yani, arayışlarımızı, tecrübelerimizi daha çılgın alanlara genişlettikçe, arada bir herşeyin birleştirildiği dönemlere giriyoruz. Olay birden olduğundan daha basit görünüyor.

Fiziksel dünyanın veya gerçek dünyanın, tüm dünyanın esas anlamıyla ilgileniyorsanız (zamanımızda ancak matematiksel akıl yürütmeyle anlayabiliyoruz) matematik bilgisi olmadan kişinin herşeyi tümüyle anlayabileceğini zannetmiyorum. Hatta, dünyanın özel yönlerinden bir kısmını bile anlayamaz. Yasaların evrensel olmalarının arkasında yatanı, olaylar arasındaki ilişkileri. Matematik dışında nasıl yapılabileceğini bilmiyorum zannedersem. Doğru olarak başka türlü tanımlayamıyoruz olayları veya aralarındaki ilişkileri anlayamıyoruz. Matematiksel düşünemeyen birisinin dünyanın bu yönlerini tamolarak anlayabileceğini zannetmiyorum. Yanlış anlamayın, dünyanın anlamak için matematik gerektirmeyen bir sürü yönü var, örneğin aşk. Gizemli olabilen başka şeyler devar. Dünyadaki tek şeyin fizik olduğunu da kastetmiyorum. Ama siz fizik hakkında konuşuyordunuz ve fizikten bahsederseniz, matematik bilmemek dünyayı anlamaya sınırlamalar getiriyor.

Fizikte şimdi uğraştığım, karşılaştığımız özel bir problem. Ne olduğunu anlatayım. Herşeyin atomlardan meydana geldiğini biliyorsunuz. Neyse ki o kadar ilerleme kaydettikve çoğu insan bunu biliyor. Atomun etrafında elektronların döndüğü bir çekirdeği olduğuda biliniyor. Dışdaki elektronların davranışı tamam. Biraz evvel anlattığım kuantum elektrodinamiğinde yapabildiğimiz kadarıyla bu elektronların davranışlarını açıklayan yasalar çok iyi anlaşılmış durumda. Onu hallettikten sonra, çözmemiz gereken problem çekirdeğin nasıl çalıştığı. Tanecikler nasıl etkileşiyorlar? Nasıl bir arada duruyorlar?

Yan ürünlerden birisi, çekirdek parçalanmasını keşfedip bombayı yapmak oldu. Ama çekirdekteki parçacıkları birarada tutan kuvvetlerin incelenmesi uzun ve yorucu işti. Başlangıçta çekirdekteki bir çeşit parçacıkların değiş-tokuşu olarak düşünüldü, Yukawa’nın bulduğu pion'lar. Eğer protonları (çekirdekteki parçacıklardan biri) çekirdekle çarpıştırırsanız ortaya pionlar çıkacağı tahmin edildi. .... Ve gerçekten de o tür parçacıklar ortaya çıktı.

Sadece pionlar değil başka parçacıklar da. İsim bulmakta güçlük çekmeye bile başladık; kaonlar, sigmalar, lamdalar v.s... Şimdi hepsine hadron'lar diyoruz. Reaksiyon enerjisini arttırdıkça daha fazla ve değişik tipte parçacıklar çıktı, yüzlerce. Tabii daha sonra bütün bunları yaptıktan sonra (1950'den bugüne kadar olan sürede) problem bunun arkasında yatanı bulmak oldu. Bu parçacıklar arasında çok değişik ilişkiler ve düzen olduğu çıktı ortaya. Ve bu düzeni açıklayan bir teori gelişti. Aslında bu parçacıkların hepsi başka birşeyden oluşmuşlardı. kuark'lardan oluşmuşlardı. Ve de örneğin 3 kuark bir protonu meydana getiriyordu. Proton çekirdekteki parçacıklardan biri, diğeri de nötron.

Bir sürü kuark tipi vardı. Aslında, önceleri bu yüzlerce parçacığı açıklamak için üç tip kuarka gereksinim vardı, bunlar; u-tipi, d-tipi ve s-tipi. İki u ve bir d, bir protonu meydana getiriyordu; iki d ve bir u ise, bir nötronu oluşturuyordu. Eğer içerdeki hareket şekilleri başkaysa başka bir parçacık oluyordu ve böylece sürüp gidiyordu.

Sonra problem şekillendi karşımızda: Davranışları nasıl birşey? Kuarkların davranışı nasıl ve onları bir arada tutan ne? Bulunan teori, tam olmamasına rağmen, kuantum elektrodinamiğine benzerlik taşıyordu. Kuarklar elektronlar gibiydi ve elektronlar arasında gidip gelen ve birbirlerini elektriksel olarak çekmelerini sağlayan fotonlar gibi parçacıklar vardı. Bu parçacıklara gluon deniyordu. Çok benzer bir matematik kullanılıyordu, ama biraz değişik olan bazı terimler var. Ama denklemler arasında olan farklılıklar gelişigüzel çıkmadılar ortaya. Belirli prensiplerle... Gelişigüzel olan, çok sayıdaki kuark tipleri aralarındaki kuvvetin karakteri değil.

İki elektron arasındaki mesafeyi dilediğiniz kadar arttırabilirsiniz. Eğer birbirlerinden çokuzaktalarsa aralarındaki kuvvetin zayıfladığı da bir gerçek.

Eğer doğru olsaydı, ve bunlar kuarklardan oluşsaydı, yeterli şiddette birbirine vurunca kuarkların dışa çıkacağını beklerdiniz. Ama, kuarkların çıkabileceği yükseklikte enerji kullanıp deney yaptığımızda kuarkların çıkması yerine, büyük bir şey oluştu. Yani tüm parçacıklar eski hadronların aynı yönünde gidiyor... kuark yok.! Ve teori .... Ortaya çıkan esasında şuydu, bir kuark oluştuğunda bu başka kuark çiftlerini de oluşturuyor, gruplar halinde geliyorlar ve hadronları oluşturuyorlar.

Soru şu: niye elektrodinamikte bu kadar farklı? Şu küçük parçacıklar farklı ve ....bu küçük parçacıklar farklı etkileri veriyor, tamamiyle farklı etkiler! Böyle bir şeyin olabilmesi çoğu kişiyi şaşırttı... Önce teorinin yanlış olduğunu düşünebilirsiniz. Ama çalışmalar yoğunlaştıkça, bu fazla parçacıkların pekala bu etkileri yaratabileceği ortaya çıktı.

Şimdi fizik tarihinin çok farklı bir dönemindeyiz, çok farklı bir durumdayız. Bir teorimiz var -tamamlanmış ve kesin bir teori - tüm bu hadronlarla ilgili bir sürü deney yapıldı. Bir sürü detay biliniyor. Peki o halde niye teorinin doğruluğunu veya yanlışlığını hemen belirleyemiyoruz? Çünkü yapmamız gereken teorinin sonuçlarını hesaplamak; teori doğruysa ne olmalı, ve ne oldu? Bu sefer zorluk birinci soruda. Teori doğruysa ne olması gerektiğini bulmak çok zor. Teorinin sonuçlarını bulabilmek için gereksinim duyulan matematik çok zor .... şimdilik tamam mı?

Bu nedenle, benim problemim bu teoriden bir şekilde rakamlar elde etmeyi becermek; teoriyi çok dikkatlice sınamak için, yoksa nitel olarak sanki doğru sonucu verebilirmiş izlenimini edinmek değil. Denklemleri çözmemi sağlayacak bir takım matematik yöntemleri keşfetmek için bir-iki yıl uğraştım. Bir yere varamadım. Ve sonra, eğer bu problemi çözeceksem muhtemel cevabın yaklaşık nasıl olabileceğini anlamam gerektiği kararını verdim. Bunu anlatmak çok zor şimdi, ama nicel olarak fikir edinmeden buolayların nitel olarak nasıl çalıştığını anlamam gerekiyordu. Diğer bir deyimle, başkaları da olayın nasıl geliştiğini anlamamışlardı. İşte son bir-iki yıl içinde olayı anlamaya çalışıyorum.... Ümidim gelecekte bu kaba anlayışın kesin matematiksel yönteme dönüşmesi, veya teoriden parçacıklara gitmeyi sağlayan bir yol göstermeye dönüşmesi.Görüyor musunuz, çok komik bir durumdayız. Teori aramıyoruz; teorimiz var ... iyi, iyi bir aday. Sonuçların ne olacağını görmek için teoriyle deneyi karşılaştırma ihtiyacını duyduğumuz bir dönemdeyiz. Ve takıldık kaldık. Benim hedefim ... arzum teorinin sonuçlarının ne olduğunu bulmamızı sağlayacak bir yöntem geliştirmek. Aptal bir durumdayız. Teoriniz var ama sonuçları ne olabilir, bulamıyorsunuz. Dayanılacak gibi değil. Nasıl olacağını bulmalıyım. Belki bir gün.

Anlatan

Peki bulduğunuzda ne olacak? Ne fark edecek? Fiziği bu kadar kafaya takmanın yararı ne?

Richard Feynman

Anlaması daha kolay olan bir örnek alalım, astronomiyi... Şüphesiz astroniminin başlangıç yıllarında, insanlar gezegenlerle, onların büyülü, tanrısal karakterleri nedeniyle veya başka nedenlerle ilgileniyorlardı. Gezegenler ve bir iki yıldızın yerleri bulunup hesaplandıktan sonra, astronominin hiç bir uygulaması yok. Zaman ölçümü ve yol bulma amaçlarına yönelik çalışmalar vardı, o da bitti. Yıldızların büyüklüğü, yıldızların dünyamıza olanuzaklığı, galaksilerin devliği, evrenin tarihi hakkında bulduklarımız muhteşem şeyler.Büyük teleskoplar, büyük çabalar, hiçbir uygulama alanı yok, bildiğim hiçbir yer. Belki birbisküvi kutusunun üzerine "Galaksi Bisküvileri" yazılmış olabilir. Onun dışında astronominin benim bildiğim hiçbir uygulaması yok.

Ama, daha büyük teleskopların yapımına ve evren hakkında daha fazla bir şeyler öğrenmeye kimse karşı çıkmıyor. İnsanlarda evreni anlamaya yönelik derin bir dürtü var. Size astronomi örneğini verdim. Matematikte de aynı şey var, fizikte de. Bu, herşey yararlı olmalıdır, veya yediklerimle ilişkili olmalıdır, görüşüne karşılık daha fazla bilmek arzusu, kendi dürtüsünü yaratan bir olgu bence.

Bugün de, büyük bir ihtimalle en küçük boyutlardaki temel yasaları bulmaya çalışan yüksek enerji fiziğinde, pahalı aletlerle, herhangi bir uygulama alanı görmüyorum. Şüphesiz tarihte ... geriye bakarsanız, şimdi bulduklarımız hiç bir işe yaramıyor demiş olan bir sürü bilim adamı bulursunuz. Gelecek çağlardaki insanları şimdi bizim olduğumuz kadar mutlu etmek için bir tahmin yapacağım: yüksek enerji fiziğinde bulduklarımızın hiçbir uygulaması yoktur. Gelecekte benim ne kadar yanlış düşünmüş olduğumu yazarsınız. Ama çok uzun bir süre için herhangi bir uygulama alanı olduğunu zannetmiyorum; belkide hiç olmayacak. Yüksek seviyeli iyi fizik çalışması yapabilmeniz için çok uzun zamana ihtiyacınız var. Hatırlanması zor olan ve hiç açıklık kazanmamış fikirleri bir araya getirmeye çalıştığımızda .... hep şunu düşünürüm iskambil kağıtlarıyla kule yaparken, kartlardan birini unutursanız tüm kule yıkılır, başa dönersiniz yine. O noktaya nasıl vardığınızı bilmiyorsunuz, üstüste koymaya tekrar başlamalısınız. Rahatsız edilirseniz ve kartları nasıl dizdiğinizin yarısını unutursanız (kartları fikirlerin değişik kısımları olarak düşünebilirsiniz, fikrin oluşabilmesi için bir araya gelmeleri gereken kısımlar) demek istediğim.... herşey yerli yerinde, güzel bir kule oluştu, ama yıkılması çok kolay. Konsantrasyon gerektiriyor -- düşünmek için uzun süre -- ve böyle bir işin yöneticisiyseniz, o zaman vaktiniz yok.

Bu nedenle kendi hakkımda başka bir mit yarattım. Ben sorumsuz biriyim. Çok sorumsuz biriyim. Herkese hiç birşey yapmadığımı söylüyorum. Birisi beni öğrenci kabul komitesine katılmaya çağırdığında, "olmaz, sorumsuzun tekiyim ben. Öğrenciler beni hiç ilgilendirmiyor." diyorum. Tabii ki öğrenciler beni ilgilendiriyor. Ama biliyorum ki başkası bu işi yapacak. "Bırak George yapsın bu işi" diye düşünüyorum... Esasında bu davranış kötü, yapılmaması gerekiyor. Ama ben böyle davranıyorum, çünkü fizikle uğraşmak istiyorum. Hâlâ birşeyler yapıp yapmadığımı görmek istiyorum. Bencilim, tamam, fizikle uğraşmak istiyorum.

Sınıftaki öğrencileri ele alalım. Şimdi bana en iyi nasıl ders verebileceğimi soruyorsunuz. Bilim tarihine mi önem vereyim? Uygulamaya mı? Bana kalırsa ders vermenin en iyi şekli hiç bir kalıba bağlı kalmamak, kaotik olmalı, bulabildiğiniz her yolu kullanıp herşeyi karıştırmak. Tek düşünebildiğim yol bu. Böylece ilerlerken şu ve bu öğrenci farklı çengellere takılıp gelsin. Bu arada, tarihle ilgilenen öğrenci soyut matematik işlenirken sıkılacak, matematiği seven tarihten sıkılacak. Ama herkesi her zaman sıkmamış olacaksınız. Belki de daha iyi olur bu. Nasıl yapılacağını tam bilmiyorum. Farklı ilgi alanlarına sahip farklı kafalarla ilgili bu soruyu nasıl cevaplayacağımı bilmiyorum. Onların ilgisini ne çeker? İlgilenmelerini nasıl sağlarsınız? Bir yolu zor kullanmak: bu dersten geçmek zorundasın, şu sınava girmelisin. Etkili bir yoldur. Bir sürü insan bu metodla okullardan mezun oluyor; bayağı etkili bir yöntem olabilir. Üzgünüm; bunca yıl ders vermeye çalıştıktan ve bir sürü yöntem denedikten sonra hâlâ nasıl yapılabileceğini gerçekten bilmiyorum.

Küçükken babamın bana bir sürü şey anlatması çok hoşuma giderdi. Bu nedenle, ben deoğluma dünya hakkında ilginç şeyler anlatmaya çalıştım. Çok küçükken kucağımızda sallar ve hikayeler anlatırdık. Küçük insanların hikayesini uydurmuştum; şu boyda, pikniğe gidiyorlar ve havalandırma tesisatında yaşıyorlar.

Uzun mavi gövdeli yapraksız ağaçların bulunduğu ormanda yürüyorlar. Ve oğlum bunun halı olduğunu çıkarırdı zamanla. Çok hoşuna giderdi bu oyun; bütün bunları garip bir görüş açısından anlatıyordum çünkü.

Bu tür hikayeleri dinlemeye bayılıyordu. Enfes hikayeler çıkıyordu ortaya. Hatta bir keresinde içi çok nemli bir mağaraya bile girdi; rüzgar bir içeri bir dışarı doğru esiyordu. İçeri soğuk giriyordu, dışarı sıcak çıkıyordu. Girdikleri yer köpeğin burnuydu. Şüphesiz bu metodla fizyoloji hakkında da bir sürü şey anlattım. Bayılırdı buna. Ben de bir sürü şey anlattım. Bu benim de hoşuma gidiyordu; çünkü sevdiğim şeyleri ona anlatıyordum. Ne olduğunu tahmin ettiği zaman da neşemize diyecek olmazdı. İşte böyle.

Sonra bir kızım oldu, benzer şeyleri denedim. Ama kızım farklı kişiliğe sahipti. Bu tür hikayeyi duymak istemiyordu. Kitaptaki masalı defalarca ona okumamı isterdi. Masal uydurmamı değil, okumamı istiyordu. Değişik bir kişilik. Şimdi kalkıp küçüklere bilim öğretmek için küçük insanların hikayelerini anlatmak gerekiyor desem, bu metod kızımla çalışmıyor. Ama oğlumla çalıştı. Tamam mı ?

Neredeyiz, nereye gidiyoruz, evrenin anlamının ve benzeri muhteşem soruların cevaplarını bilimin vereceğini bekliyorsanız, zannedersem çok çabuk hayal kırıklığına uğrarsınız ve problemlere mistik cevap ararsınız. Bir bilim adamı mistik bir cevabı nasıl kabullenebilir bilmiyorum, çünkü esas amaç anlamak.... Peki, peki unutun bunları. Neyse, ben öyle şeyleri anlamıyorum.

Ama, herşeye rağmen üzerinde benim düşündüğüm gibi düşünürseniz, yaptığımı zaraştırmak. Dünya hakkında mümkün olduğu kadar çok şeyi keşfetmeye çalışıyoruz. Bazıları bana soruyor, "Fiziğin ana yasalarını bulmaya mı çabalıyorsunuz?" Hayır, çabalamıyorum. Dünya hakkında daha fazla bir şeyler öğrenmeğe bakıyorum. Eğer herşeyi açıklayan basit bir yasaun bulunduğu da ortaya çıkarsa ne güzel. Onu keşfetmek çok güzel olurdu. Ama bir de olay eğer milyonlarca tabakadan oluşan soğana benziyorsa ve biz de her tabakayı anlayıp soymaktan yorulup sıkılıyorsak, ne yapalım, bu böyle. Nasıl ortaya çıkarsa çıksın, olayın özü orada, ortaya nasıl olursa olsun çıkacak.

Bu nedenle, onu araştırırken yapmaya çalıştığımız hakkında peşin fikirli olmamalıyız. Sadece hakkında daha fazla bir şeyler öğrenmeğe çalışmalıyız. Niye daha fazla şey öğrenmek istiyorsunuz, sizin probleminiz bu, diyebilirsiniz. Eğer bunu araştırmakla derin felsefi bir sorunun cevabını bulacağınızı düşünüyorsanız hata etmiş olursunuz. Doğa hakkında çözmeye çalıştığınız o belirli problemin cevabını bulamayabilirsiniz. Ama benim amacım bu değil. Bilime ilgim sadece dünyayı daha yakından tanımak istememden kaynaklanıyor. Keşfettikçe de keşfetmek daha zevkli oluyor. Ama hiçbir bilmediğim o kadar çok şey var ki, niye buradayız sorusunu sormanın anlamı olup olmadığı gibi veya soru ne olmalı gibi. Konu üzerinde biraz düşünebilirim, anlayamazsam başka bir konuya geçerim. Ama bir cevap bulmak zorunda değilim. Bilmemek beni korkutmuyor. Amaçsız bir şekilde gizem dolu evrende kaybolmuş olmak beni korkutmuyor, ki aslında benim görebildiğim kadarıyla bu böyle. Bu beni korkutmuyor.

Tuesday, June 30, 2009

EINSTEIN'IN EVRENİNİ ANLAMAK: BİLİM AŞKI VE HAYAL GÜCÜ


Einstein’ın hayatını kaleme alan 600’den fazla biyografi var, ama ben 2007’de çıkan Walter Isaacson’un “Einstein: His Life and Universe” adlı eserini okumanızı tavsiye ederim. Kitap, kreatif düşünme, inovasyon, bilim aşkı, keşfetme, öğrenme, tefekkür ve hayal gücü adına size yepyeni kapılar aralayabilir. 2006’da Princeton Üniversitesi Einstein Projeleri kapsamında Einstein’in özel hayatı ile ilgili yeni dokümanlar açıklandı. Bu kitap, bu dokümanların ilk kullanıldığı kitap olma özelliğini taşıyor. Einstein’in çalışan, vatandaş, bilim adamı, baba, arkadaş, eş gibi farklı rollerini derinlemesine anlatan, politik ve tarihi gerçeklerle fizik kuramlarını harmanlayan interdisipliner bir çalışma bu.

Einstein, dünyada müthiş bir belirsizliğin ve peşisıra gelen yıkımların olduğu bir dönemde yaşıyor. O dönem, Pikasso, Freud, Joyce, Schoenberg, Stravisky gibi ezber bozan, otoriteye karşı çıkan, hayallerinin peşinden giden ve isyan ruhu taşıyan entellektüellerin dönemi. Einstein’in üç büyük teorisinin üçü de kabul edilen ve süregelen varsayımları kökünden sarsan ve parçalayan teoriler. Üçü de hayal gücü ile, kuantum sıçrama ile, özgür düşünce ile, isyan ruhu ile, derin tefekkür ile, çocuksu bir merak ile ve uzun uğraşlar sonucu ortaya çıkan sıradışı teoriler.

Einstein hayatı boyunca kariyer, para, rahatlık peşinde koşmadı. Okulda dışlandı, mezun olduğunda iş bulamadı. Okulu hiçbir zaman sevemedi. Gerçekten de, genç Einstein'ın ileride ortaya çıkacak dehasının temelleri okulda değil başka yerlerde atılmıştı. Resmiyetten ve toplantılardan hiç hoşlanmazdı. Geç konuşmaya başladı, etrafındakiler onu geri zekalı diye suçladı. Dört yaşındayken babasının hediye ettiği pusulayı gördüğü anda şiddetli bir merak hissine kapıldı. Pusulanın gizemli ve şaşmaz ibresini saatlerce inceledi ve izledi.

Einstein, memuriyetten hoşlanmazdı, ancak, yıllarca İsviçre patent ofisinde sade bir memur olarak çalıştı. Bunun sebebi iş ortamının ona sağladığı esneklikti. Her gün mesai işlerini 2-3 saatte çok hızlı bitirir, kalan zamanının tümünü soru sormaya, tefekküre, ARGEye, hayal kurmaya, yazmaya ayırırdı. Sürekli hayal kurardı, görsel hafızası ve sağ beyni çok güçlüydü. Hızlanan elektronların hızını ve yerini bulabilmek için hareket eden trenleri, yıldırımın çarpmasını, hızlanan asansörleri hayal eder ve beyninde canlandırırdı. Relativite teorisini ortaya atmadan önce yirmi yıl bu sahada uğraştı, çalıştı, düşündü. Teorisinin tohumlarını matematikçi Maxwell ile buluştuğu zaman attı ve bu tohumların yeşermesi 20 yıl zaman aldı. 20 yıl boyunca Einstein her gün ilgilendiği konuları düşündü ve hayalinde canlandırdı. Benzer konularda düşünen bilim adamlarıyla buluştu, tartıştı, onların fikirlerini aldı. Başarısızlığa uğradığını hissetti, sistemin dışına itildi; ancak asla fikirlerinden ve hayallerinden ödün vermedi.
Einstein, ne kadar iyi bir teorisyen ise, aynı zamanda uygulamalı çalışmalarıyla o kadar sıkı bir kaşifti. 1925'te buzdolabından sızan ölümcül soğutucu gaz nedeniyle yaşamını yitiren bir aile dramı okuduğu zaman fizikçi arkadaşı Leo Szilard'la daha güvenli buzdolabını tasarlamaya koyuldu. Sodyum ve potasyum karışımını borulara pompalamak için elektromanyetik alanı kullanan ve sıvıya dönüşmeden önce dondurucu kimyasal maddeyi sıkıştıran bir tasarım keşfetti. Patenti Electrolux’e satılan bu buluş, buzdolaplarının önemli tasarım bileşeni haline geldi.

Parıldayan gözleri, dağınık saçları, olağanüstü zekasıyla modernizmin zeka ikonu haline gelmiş bu esrarengiz adam, sıradışı yaşam öyküsüyle ve çağımızı değiştiren fikirleriyle bize ideal bir bilim insanı portresi sunuyor. Einstein’in bize verdiği ilhamlardan bazıları:

· Hata yapmamış olan kişi yeni bir şey denememiştir. Başarısız olmadan yenilik yapmak mümkün değil. Bu yüzden başarısızlıktan asla korkma ve içine gelen ilhamları pratiğe uygula. Her hata öğrenme fırsatıdır. Bu yüzden bir an önce dene, gerekirse başarısızlığa uğra, ama sonunda yeni bir şeyler öğrenerek yoluna devam et. Büyük keşifler uzun maraton gerektirir. İnovasyon, devrimden ziyade evrimdir. Sürekli sabır, uzun emek, ciddi disiplin ve çok sıkı çalışma gerektirir.

· Eğitim, okulda tüm öğrendiklerini unuttuktan sonra sende kalanlardır. Seninle ne kalacak? Asıl eğitim, senin hayata dair öğrendiklerin, tecrübelerin, bakış açın, ve keşiflerindir. Kilit de sensin, anahtar da. Bu zihinsel ve ruhsal yolculuk, senin yolculuğun. Sürekli çocuklar gibi merak et ve soru sor.

· Hayal gücü, bilgiden çok daha değerlidir. Bilginiz kısıtlıdır, hayal gücünüz ise dünyayı kucaklayacak kadar büyük. Ben hayal gücünden beslenecek kadar özgür bir sanatçıyım. Geleceği kuran, sizin hayal ettiklerinizdir. Bilinmeyen alanlara yelken açın. Kimsenin girmediği balta ormanlarını keşfedin.

· Kreatif düşünceye giden yol, kendi özgün yöntemlerini, kendi tutkularını, kendi merakını keşfetmekten ve kullanmaktan geçer. Alanınızda ve farklı alanlarda çığır açmış bilim adamlarını inceleyin ve onların çalışmalarından yararlanın. Onların çalışmalarının hepsini sentezleyin, üzerine kendi sosunuzu, renginizi, dokunuzu verin. Sizin özgün katma değerinizin ne olacağına karar verin. Her gün probleminiz üzerine düşünün ve mutlaka çalışın.

· Müzik için bir tutku olduğu gibi, anlamak için de bir tutku vardır. Bu tutku daha ziyade çocuklarda görülür, fakat yaşın ilerlemesiyle çoğunda kaybolur. Bu olmaksızın, ne matematik ne de tabiî bilimler olurdu. Bende her zaman mevcut olan bu tutku asla azalmadı.

· Konfor ve mutluluk benim için asla ulaşılması gereken amaçlar olmadı. Mal sahibi olma, aldatıcı vitrin başarıları ve lüks hayat ilk gençlik döneminden bu yana bana küçümsenmeye ve hor görülmeye layık şeyler gibi geldi. Hatta ahlakın bu en alt derecesini zevk düşkünü sefihlerin ideali olarak adlandırıyorum.

· Bir insanın değeri insanlığa, toplumuna, çevresine ne değer kattığıyla ölçülür. Alarak değil vererek değer kazanılır. Başarılı insan olmaya çalışmayın. Değerli insan olmaya çalışın. Ne kadar değer katarsanız, o kadar değerlisiniz.

· İki tür yaşama tercihi vardır: Bir: Hayatta hiç bir şey mucize değilmiş gibi yaşa. Böylece kafandaki bariyerlerden kurtulur ve hayallerine ulaşabilirsin. İki: Her şey mucizeymiş gibi yaşa. Böylece hayattaki en küçük detayların dahi güzelliklerini görmeye, merak etmeye ve keşfetmeye başlarsın. Bu iki yaşama tercihini de uygularsan, daha doyumlu ve coşkulu bir hayat sürersin.

· Kendime ve düşünme yöntemlerime baktığım zaman, soyut ve pozitif düşünebilme adına bana en büyük katkının içimdeki ilham, hayal gücü, ve fanteziden geldiğini fark ediyorum. Hayallerinizin peşini bırakmayın ve asla etrafınızdaki insanların cesaretinizi kırmasına izin vermeyin. Engellerle yüzleşmeden ve onları aşmadan bu maraton bitmez. Hayal gücünüzü ve ümidinizi her an canlı tutun.

· Bir alanda evrensel çapta katkı ve etki meydana getirmek istiyorsanız, hemen o okyanusa dalın ve ellerinizi kirletin. Girişimci olmak istiyorsanız, şirketinizi hemen kurun. Satranç şampiyonu olmak istiyorsanız her gün satranç oynayın. Yazar olmak istiyorsanız, hemen yazmaya başlayın ve her gün yazın. Yıllar süren pratiklerle tecrübe kazanın ve o hamurda yoğurulun. Aksatmadığınız rutinleriniz ve iş disiplininiz olsun. Sabırlı olun ve emeklerinizin karşılığını kısa zamanda beklemeyin. Maratonunuz belki de yıllar alacaktır. Unutmayın iğne ile kuyu kazıyorsunuz.

· Oynadığınız oyunun kurallarını en üst düzeyde öğrenmek zorundasınız. Sürekli oynayın ve kendi skorunuzu geçmek için uğraşın. Hayatınız buna bağlıymışçasına çalışın. Herkesten daha güzel oynayana kadar pratiğe ve çalışmaya devam edin. Bir süre sonra rakibiniz kalmayacak. İşte o zaman, kendinizle yarışmaya başlayacaksınız. Kendi zirvenizi geçeceksiniz, kendi rekorunuzu kıracaksınız.

· Hiç bir zaman soru sormayı ve sorgulamayı bırakmayın. Her şeyi sorgulayın. Merak, merak için vardır. Akıllı insan, sürekli merak eder ve soru sorar. Merakınızın sonu hiç gelmesin. Diğer insanların sizin hakkınızdaki fikirlerine gerekenden fazla önem vermeyin. Enerjinizi boşa harcamayın ve odaklanın. Keşif yolculuğunuza ve ideallerinize odaklanın.